BAĞIMSIZ SİYASİ KADIN GAZETESİ YIL:3 SAYI:17 NİSAN-MAYIS 2000 ISSN-1302-4566  







 



 
Prof. Dr.
Tülay Özüerman

   


Türkiye nereye?

Türkiye'nin gündemini çok uzun süredir Cumhurbaşkanı değişiminin nasıl olacağı konusu belirliyor. Halk seçsin, Meclis seçsin tartışmasından, kim seçilsin konusuna gelindi ve Sayın Demirel'in görev süresinin uzatılması formülü ortaya atıldı. 7+3 derken, 5+5 sürecinde hızla ilerleyen tartışmalarda kamuoyu Demirel olmazsa istikrar olmaz şeklinde güdümlendi.
Çok partili siyasal yaşama geçildiği günden bu yana Türkiye'de siyasal istikrarsızlık asıl, istikrar istina olmuştur. Denilebilir ki, istikrar arayışı hep var olmuştur ve kesintili demokrasinin her dönemecinde anayasa yapımı ya da değişikliği bu arayışların sonuçlarıdır. Anayasa ya da diğer yasalarla istikrar sağlama beklentileri yerini, anayasa ve yasalarda değişiklik yaparak var olan statükoyu koruma kaygısına bırakırken; günü kurtarmacı anlayış kişiler üzerinde yapılan pazarlıkları gündeme getirmiştir. Siyasetin zirvesinde yer alanların kendi içlerindeki pazarlıkar ve beklentilerine odaklanan yönetim anlayışının gelecek açısından istikrar mı yoksa istikrarsızlık mı getireceği sorusunun yanıtı bu süreçte yaşananlarla açıkça belirginleşmiştir.
Ne siyasal etik, ne kurallar, ne toplumsal muhalefet hiçbir şey bu sürecin yanlışlığını anlatmaya yeterli olamamaktadır. Toplumdan kopuk siyasetin zirvede kilitlenip zirvede çözüldüğü geleneğe sahip Türkiye'nin oligarşik demokrasisi, kemikleşmiş kadroların birbirlerine tutunarak var olmayı sürdürmelerini sağlayacak kadar köklüdür. Yanlışlıklara "dur" diyebilecekler, sisteme iliştirmiş konumları nedeniyle yeterince etkili olamamaktadırlar. Demokrasi benzeri yönetim anlayışı, demokrasinin gerçek unsurlarını simgesel anlamda işlevselleştirirken otoritenin yetkinliğini de sağlamlaştırmış; hatta otoriter eğilimleri gizleyen bir kılıf işlevi görmüştür. Toplumsal iradenin, siyasal irade karşısındaki bu güçsüzlüğü yasalarla pekiştirildiğinden; Türkiye, temsili demokrasinin temsil kurumlarına takılıp kalmış, geleceğin açılımı olan katılımcı demokrasinin hayali uzağında bir yerlerde yerini almıştır. Çeşitliliğin, farklılığın yolunu tıkayan temsil kurumlarına dayalı yönetim anlayışına sahip Türkiye'de, kişilere endeksli arayışların formüllendirilmeye çalışılması hiç de anlaşılmaz değildir.
İstikrar adına üretilen formüllerin ülkenin geleceğinde ne gibi olumsuzuklara yol açacağına aldıranların sayısı çoğalmadan bu gidişe "dur" denilemeyecektir. Konsensus zirvedeki üç beş kişiyle mi, toplumsal diyalogla mı sağlanacaktır? Tercih, demokrasinin oligarşik niteliğinin sürdürülmesi ile, Türkiye'nin önünü açacak ve oligarşik eğilimlerin etkisini azaltacak katılımcı demokrasi arasında yapılmak durumundadır.
Siyasal istikrar diye dayatılan formüller, gelecek kaygısından çok bugüne yöneliktir ve kurumlar yerine, üç beş siyasal parti başkanına endeksli içeriğiyle endişe duymayı haklı kılmaktadır. İstikrar sözcüğü son süreçte her türlü dayatmanın aklayıcısı olarak sunulmaktadır ve günümüz siyasetinde en belirgin yönlendirici etken olmuştur. Siyasal istikrarsızlığı körükleyen etkenler 1980 sonrasının ekonomi-politiğinden hareketle irdelenirse, baş aktörlerin yine siyasal partiler olduğu görülecektir.
1980 sonrasında siyasetin dağıttığı rant giderek artarken, siyasal arenaya olan talebi de yükseltmiştir. Vizyonu olmayan, bir şekilde populizmi yakalayan kişiler bu süreçte çoğalmışlar; rant arayışına endeksli talep siyasetin kalitesini düşürürken, ekonomide de giderek artan enflasyonu beraberinde sürüklemiştir. Çağ atlama sloganıyla başlatılan bu süreç, özelikle 1990'lı yılların ortalarından itibaren çağın değerlerinden uzaklaşıldığını sergileyen tutumları belirginleştirmiştir. Bu sürecin faturası; "temiz toplum- temiz siyaset" sloganında somutlaşan, genelleşen kirlilikten arınma isteği ile özetlenebilir.
Siyasal partileri çoğaltma üzerine kurgulanmış demokrasi anlayışı giderek toplumu azaltan işlev gören siyasal partileri, siyasal yaşamın efendisi haline getirmiştir. Yarım yüzyıl geçtiği halde, "Türkiye'nin politikası parti politikasıdır", "parti politikası, kişi politikasıdır" yargıları aşılamamıştır. Siyasal partilere endeksli temsil anlayışının yolunu tıkadığı demokrasi; çeşitliliğe kapalı, dar kadrolara sıkışan kişi partilerinin münavebeli-ortaklaşa yönetimini zorunlu kılan bir kısır döngü içerisinde toplumca içselleştirilememiş; kişilerle özdeşleştirilir olmuştur. Özellikle son süreçte daha belirgin bir şekilde siyasal istikrar unsurunun tüm kaygıların önüne geçmesi, siyasal partilerin sistem içerisindeki rollerini güçlendirirken, toplumsal eleştiri ve beklentileri etkisizleştirmektedir.
Siyasal katılma ve sivil toplumun gelişimini sağlayacak yerde, bu yöndeki eğilimleri törpülemeye çalışan görünümleri ile Türk siyasal partileri çağın anlayışının hayli uzağındadırlar. Formatları Batı'daki benzerlerine uygun, işletilişleri doğulu anlayışla şekillenen bu kurumlar; yeniden yapılanmadıkça ve toplumla diyolağa kapalı görünümlerini korudukça, şu ya da bu gerekçelerle dayatmacılığı konsensusa yeğledikçe, istikrarsızlık unsuru olmayı sürdüreceklerdir. Siyasal partiler bugünkü yapılarını, konumlarını, işleyişlerini sorgulamadıkları; yani özeleştiri yapmak yerine sorunları erteleme yolunu seçtikleri sürece, istikrar arayışının kurumlar yerine kişiler üzerinde odaklanması engellenemeyecektir.



 
 

1391 Sok.No 4/201. 35220- Alsancak/ İZMİR
TEL: 0232.463 63 00 Pbx. Fax. 0232.463 53 03

http://www.kazete.com.tr kazete@kazete.com.tr