|
|
|
 |
|
 |
|
Prof.
Dr.
Tülay Özüerman
|
| |
|
Türkiye
nereye?
Türkiye'nin gündemini
çok uzun süredir Cumhurbaşkanı değişiminin nasıl
olacağı konusu belirliyor. Halk seçsin, Meclis seçsin
tartışmasından, kim seçilsin konusuna gelindi ve
Sayın Demirel'in görev süresinin uzatılması
formülü ortaya atıldı. 7+3 derken, 5+5 sürecinde
hızla ilerleyen tartışmalarda kamuoyu Demirel olmazsa
istikrar olmaz şeklinde güdümlendi.
Çok partili siyasal yaşama geçildiği günden bu yana
Türkiye'de siyasal istikrarsızlık asıl, istikrar
istina olmuştur. Denilebilir ki, istikrar arayışı hep
var olmuştur ve kesintili demokrasinin her dönemecinde
anayasa yapımı ya da değişikliği bu arayışların
sonuçlarıdır. Anayasa ya da diğer yasalarla istikrar
sağlama beklentileri yerini, anayasa ve yasalarda
değişiklik yaparak var olan statükoyu koruma
kaygısına bırakırken; günü kurtarmacı anlayış
kişiler üzerinde yapılan pazarlıkları gündeme
getirmiştir. Siyasetin zirvesinde yer alanların kendi
içlerindeki pazarlıkar ve beklentilerine odaklanan
yönetim anlayışının gelecek açısından istikrar
mı yoksa istikrarsızlık mı getireceği sorusunun
yanıtı bu süreçte yaşananlarla açıkça
belirginleşmiştir.
Ne siyasal etik, ne kurallar, ne toplumsal muhalefet
hiçbir şey bu sürecin yanlışlığını anlatmaya
yeterli olamamaktadır. Toplumdan kopuk siyasetin zirvede
kilitlenip zirvede çözüldüğü geleneğe sahip
Türkiye'nin oligarşik demokrasisi, kemikleşmiş
kadroların birbirlerine tutunarak var olmayı
sürdürmelerini sağlayacak kadar köklüdür.
Yanlışlıklara "dur" diyebilecekler, sisteme
iliştirmiş konumları nedeniyle yeterince etkili
olamamaktadırlar. Demokrasi benzeri yönetim
anlayışı, demokrasinin gerçek unsurlarını simgesel
anlamda işlevselleştirirken otoritenin yetkinliğini de
sağlamlaştırmış; hatta otoriter eğilimleri gizleyen
bir kılıf işlevi görmüştür. Toplumsal iradenin,
siyasal irade karşısındaki bu güçsüzlüğü
yasalarla pekiştirildiğinden; Türkiye, temsili
demokrasinin temsil kurumlarına takılıp kalmış,
geleceğin açılımı olan katılımcı demokrasinin
hayali uzağında bir yerlerde yerini almıştır.
Çeşitliliğin, farklılığın yolunu tıkayan temsil
kurumlarına dayalı yönetim anlayışına sahip
Türkiye'de, kişilere endeksli arayışların
formüllendirilmeye çalışılması hiç de anlaşılmaz
değildir.
İstikrar adına üretilen formüllerin ülkenin
geleceğinde ne gibi olumsuzuklara yol açacağına
aldıranların sayısı çoğalmadan bu gidişe
"dur" denilemeyecektir. Konsensus zirvedeki
üç beş kişiyle mi, toplumsal diyalogla mı
sağlanacaktır? Tercih, demokrasinin oligarşik
niteliğinin sürdürülmesi ile, Türkiye'nin önünü
açacak ve oligarşik eğilimlerin etkisini azaltacak
katılımcı demokrasi arasında yapılmak durumundadır.
Siyasal istikrar diye dayatılan formüller, gelecek
kaygısından çok bugüne yöneliktir ve kurumlar
yerine, üç beş siyasal parti başkanına endeksli
içeriğiyle endişe duymayı haklı kılmaktadır.
İstikrar sözcüğü son süreçte her türlü
dayatmanın aklayıcısı olarak sunulmaktadır ve
günümüz siyasetinde en belirgin yönlendirici etken
olmuştur. Siyasal istikrarsızlığı körükleyen
etkenler 1980 sonrasının ekonomi-politiğinden
hareketle irdelenirse, baş aktörlerin yine siyasal
partiler olduğu görülecektir.
1980 sonrasında siyasetin dağıttığı rant giderek
artarken, siyasal arenaya olan talebi de yükseltmiştir.
Vizyonu olmayan, bir şekilde populizmi yakalayan
kişiler bu süreçte çoğalmışlar; rant arayışına
endeksli talep siyasetin kalitesini düşürürken,
ekonomide de giderek artan enflasyonu beraberinde
sürüklemiştir. Çağ atlama sloganıyla başlatılan
bu süreç, özelikle 1990'lı yılların ortalarından
itibaren çağın değerlerinden uzaklaşıldığını
sergileyen tutumları belirginleştirmiştir. Bu sürecin
faturası; "temiz toplum- temiz siyaset"
sloganında somutlaşan, genelleşen kirlilikten arınma
isteği ile özetlenebilir.
Siyasal partileri çoğaltma üzerine kurgulanmış
demokrasi anlayışı giderek toplumu azaltan işlev
gören siyasal partileri, siyasal yaşamın efendisi
haline getirmiştir. Yarım yüzyıl geçtiği halde,
"Türkiye'nin politikası parti
politikasıdır", "parti politikası, kişi
politikasıdır" yargıları aşılamamıştır.
Siyasal partilere endeksli temsil anlayışının yolunu
tıkadığı demokrasi; çeşitliliğe kapalı, dar
kadrolara sıkışan kişi partilerinin
münavebeli-ortaklaşa yönetimini zorunlu kılan bir
kısır döngü içerisinde toplumca
içselleştirilememiş; kişilerle özdeşleştirilir
olmuştur. Özellikle son süreçte daha belirgin bir
şekilde siyasal istikrar unsurunun tüm kaygıların
önüne geçmesi, siyasal partilerin sistem içerisindeki
rollerini güçlendirirken, toplumsal eleştiri ve
beklentileri etkisizleştirmektedir.
Siyasal katılma ve sivil toplumun gelişimini
sağlayacak yerde, bu yöndeki eğilimleri törpülemeye
çalışan görünümleri ile Türk siyasal partileri
çağın anlayışının hayli uzağındadırlar.
Formatları Batı'daki benzerlerine uygun,
işletilişleri doğulu anlayışla şekillenen bu
kurumlar; yeniden yapılanmadıkça ve toplumla diyolağa
kapalı görünümlerini korudukça, şu ya da bu
gerekçelerle dayatmacılığı konsensusa yeğledikçe,
istikrarsızlık unsuru olmayı sürdüreceklerdir.
Siyasal partiler bugünkü yapılarını, konumlarını,
işleyişlerini sorgulamadıkları; yani özeleştiri
yapmak yerine sorunları erteleme yolunu seçtikleri
sürece, istikrar arayışının kurumlar yerine kişiler
üzerinde odaklanması engellenemeyecektir.
|
 |